kayıt

radikal demokrasi

  1. 1
    radikal demokrasi; ernesto laclau ve chantal mouffe nin 20. yüzyıl kapitalizminin içine düştüğü bunalımın çözümünü hedefleyen siyasi teorileridir. marksizm'in temel öncüllerinin günümüz dünyasına uyarlanarak temel hak ve özgürlüklerin en üst düzeye çıkarılmasını hedefleyen bir demokratik yapılanmayı hedefler. buna göre gerçek demokrasi ile ekonomik ve siyasal kapitalizm arasında ayrılmaz ve zorunlu bir ilişki bulunmamaktadır. zaten marksizm'in temel öncülü olan hizmet sektörünün toplumsal ve ekonomik hayat üzerindeki etkisinin artmasıyla güçlenen işçi sınıfı da sosyalist devrim yapmak yerine orta sınıfa entegre olmaktadır. böylelikle görülmektedir ki 20. yüzyıla damgasını vuran iki büyük siyasi anlatı da hedefine ulaşamamış yanlışlanmıştır. radikal ve çoğul demokrasi sola büyük özgürleştirici mücadelelere seslenen ama aynı zamanda psikanaliz ve felsefenin yeni teorik katkılarını hesaba katan bir imgelem sunar, buna marksist sosyalizm ve sosyal demokrasiden farklı bir sol yaratma projesi de demek mümkündür.

    bu proje modernitenin yerine getirilememiş projesini izlemekle birlikte habermas'tan farklı olarak aydınlanmayı olumlamaz, aydınlanmanın izlerini taşımaz.

    aydınlanmanın epistemolojik perspektifi demokrasinin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynasa da, bu perspektif bu gün toplumlarımızın karakteristiği olan ve özcü olmayan bir perspektiften yaklaşılmayı talep eden yeni siyaset yapma biçimlerini anlamada bir engel haline gelmiştir. bu durumda, felsefede postmodern denilebilecek farklı akımlar tarafından geliştirilen teorik avadanlığı kullanma ve bunların rasyonalizm ve öznelciliğe getirdikleri eleştirileri dikkate almak zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. radikal demokrasi kuramına göre postmodern olarak kabul edilen bu yaklaşımlar rasyonalizm ve hümanizme meydan okuyuş modernitenin reddini değil, aydınlanma içindeki tikel projenin krizinin ima eder. rasyonalizm ve hümanizme meydan okuyuş, modernitenin herkes için eşitlik ve özgürlük sağlama amacının göz ardı edilmesi gerektiğini ima etmez. önceki bölümlerde üzerinde durduğuz modernitenin evrensel soyut yurttaşlık düşüncesi tüm bireylerin doğal olarak özgür ve eşit doğdukları görüşüne zorunlu olarak bağlıdır. hiçbir birey doğal olarak bir başkasına tabi değildir. herkesin kendi kendini yönetme statülerini onaylayan yurttaşlar olarak bir kamusal mevkisi olmalıdır. bireysel özgürlük ve eşitlik, yönetimin ancak uzlaşma yoluyla ortaya çıkmasını gerektirir. modern birey toplumu oluşturan her bir özne için evrensel bir kategori gibi görünmektedir ama asıl olan birey beyaz erkek öznedir.

    modern demokratik projenin, radikal demokrasinin terimleriyle yeniden formülleştirilmesi, farklılaşmamış bir insan doğası anlayışına dayanan, aydınlanmanın soyut evrenselciliğinden vazgeçmeyi gerektirir. ilk modern demokrasi ve hak sahibi olarak birey teorilerinin ortaya çıkışını bu kavramlar olanaklı hale getirmiş olsa da, bu gün bu kavramlar demokratik devrimin gelecekteki gelişmesinin önünde duran başlıca engeller olmuştur. bugün savunulan yeni haklar, önemi ancak yeni anlaşılabilen farklılıkların ifadesidir ve bu haklar artık evrenselleştirilebilir haklar değildir. radikal demokrasi farklılığı tikel çoğul, heterojen olanı ve sonuçta soyut düzeyde insan kavramı tarafından dışlanan her şeyi kabul etmemizi talep eder. evrenselcilik reddedilmeyip, kısmileştirilir. ihtiyaç duyulan şey evrensel ve tikel arasında yeni oluşmuş bir tür eklemlenmedir.

    tikel olana, farklı rasyonalite biçimlerinin varlığına ve geleneksel olanın toplumdaki yerine verdiği önemden ötürü radikal demokrasinin izlediği yol, muhafazakâr düşüncenin bir takım akımlarıyla yakın gibi görünmektedir. bu ilk bakışta bir paradoks gibi görünse de muhafazakâr düşüncenin başlıca vurgularından biri, aydınlanma rasyonalizmi ve evrenselciliğe getirdiği eleştiride yatar. aynı şekilde postmodern düşüncede aynı noktada eleştiriler getirmektedir. fakat söz konusu yakınlık siyasal düzeyde değil her iki akımında liberalizm ve marksizmden farklı bir düzlemde yer alırlar. her ne kadar muhafazakâr düşüncenin insanı bir takım sınırlamaların ve tabuların içine hapsettiği bilinse de bu radikal demokrasi açısından statükonun savunusu yada anti-demokratik bir görüş olarak algılanmaz. radikal demokrasi gelenek ve gelenekçiliğin ayrı tutulması gerekliliğine inanır. tüm dünyanın gelenek yoluyla biçimlendiğini ve tüm siyasi eylemin bu şekilde olanaklı kılındığını savı radikal demokrasi için oldukça kullanışlı bir formülleştirmedir. mouffee, oakeshoott'un şu tezinden yola çıkar: "siyaset kendi düzenlemelerine bir katılma tarzının kabulü bakımından tek bir topluluk oluşturan bir insan topluluğunun genel düzenlemelerine katılma faaliyetidir..." öyleyse bu faaliyet ne acil arzulardan, ne de genel ilkelerden doğar; bu faaliyetin doğduğu yer varolan davranış geleneklerinin kendisidir. ve bu faaliyetlerin büründüğü biçim, başka bir biçime bürünemeyeceğinden, varolan düzenlemelerin taşıdıkları ima'nın açımlanarak ve izlenerek tashih edilmesidir..."

    ve moffee; liberal demokratik geleneğin eğer çağdaş toplumlardaki başlıca davranış geleneği olduğu düşünülürse, demokratik devrimin genişlemesi ve eşitlik ve özgürlük için verilen mücadelenin gelişiminin, liberal demokratik söylemde mevcut olan bu 'ima'ların izlenmesi olarak anlaşılabileceğini vurgular. nihayetinde gelenek nosyonu yoluyla radikal demokrasi siyaseti hakkında düşünebilmek için, demokratik geleneğin karma heterojen, açık, nihai olarak kararsız niteliğini vurgulamak önemlidir.

    moffee'ye göre neo-liberallerin ve neo- muhafazakârların özgürlük ve eşitlik kavramlarını yeniden tanımlama ve özgürlük düşüncesini demokrasiden söküp ayma yolundaki girişimleri, liberal demokratik gelenek içinde nasıl farklı stratejiler izlenebileceği ve bunun da farklı türden imalarını hazırlayabileceğini gösterir. liberalizm ve demokrasi arasındaki ilişkinin giderek yıpranması karşısında, radikal demokrasi projesi demokrasiyi savunmaya demokrasinin uygulanabilirlik alanını yeni toplumsal ilişkileri kapsayacak şekilde genişletmeye çalışır. hakları bireyci bir çerçevede değil 'demokratik haklar' olarak gören radikal demokrasi liberal demokratik geleneğin öğeleri arasında başka türden bir eklemlenme yaratmayı amaçlar. bu durum birçok sayıda demokratik mücadelenin eklemlenmesi sonucu ortaya çıkacak yeni bir mücadele biçimini ortaya çıkaracaktır. radikal demokrasi ye göre ihtiyaç duyulan tek şey demokratik değerlerin hegemonyasıdır. ve bu da demokratik pratiklerin çoğaltılmasını, bir özne çokluğunun demokratik matris yoluyla oluşturulmasına elverecek şekilde çok daha çeşitli toplumsal ilişkiler içinde kurumlaştırılmasını gerektirir.

    rasyonel bir temel sağlamaya çalışarak değil yalnızca bu şekilde demokrasiyi savunmakla kalmayıp onu temele yayabiliriz. böyle bir hegemonya asla tamamlanmış olmayacaktır. zaten bir toplumun tek bir demokratik güç ile yönetilmesi demokrasiye engel olan en büyük etkendir. bu şekilde otorite ve iktidar ilişkileri tamamen ortadan kaldırılamaz. radikal demokrasi; çoğulluğu ve çatışmayı önemser ve siyasetin varlık nedenini bunlarda görür. ayrıca tüm demokratik mücadelelerin birbirine bağlanmasını gerekli görür.
    ikinci dünya savaşı sonrasında çağdaş toplumlarda yükselen yeni hegemonik formasyon, emek sürecinde, devlet biçimlerinde, kültürel düzeyde ve toplumsal ilişkilerde köklü bir değişime yol açmıştır. yeni hegemonik formasyonu ortaya çıkaran süreç üç temel gelişme üzerinde ilerlemektedir. ilki; ekonomik düzeyde yaygın birikim rejiminden yoğun birikim rejimine geçişte toplumsal ilişkilerin metalaşması olgusudur. bu olgu toplumsal ilişkilerde kar için üretimin mantığına dayanmaktadır. böylelikle toplum giderek artan yeni ihtiyaçların yaratıldığı ve giderek daha fazla insan emeğinin metaya çevrildiği geniş bir pazara dönüşmüştür.

    bu sürece yol açan, ikinci unsur ise refah devletidir. toplumsal ilişkilerin metalaşması olgusu geleneksel anlamda dayanışma biçimlerinin (aile, cemaat gibi) parçalanmasına yol açmıştır. devlet ise toplumsal yeniden üretimi sağlamak vatandaşlarına ekstra hizmetler sunma zorunluluğunda kalmıştır. sağlık, eğitim ve emek gücünün karşılığının yeniden düzenlenmesine yönelik yeni araçlar geliştirmiştir. bu durum devlete müdahaleci bir karakter kazandırmıştır. devletin, toplumsal yeniden üretim sürecine artan müdahalesi, bürokratikleşmenin giderek artmasına da yol açmıştır. devletin bürokratik aygıtları eliyle toplumsal ilişkiler müdahalesi, bu ilişkilerin siyasallaşmasını hızlandırmış devletin iktidarına karşı yeni çatışma biçimlerini ortaya çıkarmıştır.

    sürece yol açan son unsur ise: kitle iletişim araçlarına bağlı olarak yaygınlaşan yeni kültürel kimliklerin ortaya çıkışıdır. homojenleştirici bir yapıya sahip olan kitle kültürü yeni hegemonik formasyona özgü olan aidiyet biçiminin önemli bir parçasıdır. kitle kültürü vatandaşları, tüketicilik esasında eşitlemeye çalışırken, ekonomi sahip olma düzeyinde böyle bir eşitliğe izin vermemektedir. bu da toplumsal hayatta yeni çatışmalrı beraberinde getirmektedir.

    bu yeni hegemonik formasyon içinde iktidar daha da yaygınlaşmış, ekonomik temel tarafından belirlenmekten veya devlet ve diğer kurumlar içinde değil toplumsal olanın içinde yoğunlaşmıştır. mouffe ve laclau'ya göre iktidar, toplumsal ilişkileri kuran ve organize eden söylemsel pratikler aracılığıyla yeniden üretilir.

    yukarıda belirttiğimiz üç unsurun sonucu ortaya çıkan çatışma ve devlet iktidarının baskın gücüne karşı bir direnişin sonucu olarak farklı özerklik talepleri ve farklılıkların toplum hayatına yansımasının pozitif bir olgu olarak sunulması ortaya çıkmıştır. radikal demokrasi tam da bu noktada yeni bir toplumsal aidiyet biçimi ya da iktidar karşı, iktidar olmadan karşı koyuş biçimi olarak yeni toplumsal hareketleri işaret etmektedir. yeni toplumsal hareketler hegemonik formasyonun homojenleştirme, metalaştırma ve bürokratikleştirme unsurlarına; özerklik, özgürlük ve yeni kimlik aidiyetleri talepleriyle karşı durmaktadır.

    postmodern siyasi açılımların belki de üzerinde durdukları en önemli nokta, yeni toplumsal hareketlerinde odağında bulunan homojen değil heterojen bir kimlik yapılanmasına meşru bir zemin kazandırmaktır. çünkü artık toplumsal kimlikleri, geleneksel dayanışma aidiyetleri ya da ekonomik temelli sınıfsal aidiyetler içine sokmak giderek zorlaşmaktadır. bugün artık modern demokrasi ve hak sahibi olan birey fikrinin ortaya çıkışını sağlamış olmasına rağmen, aydınlanmanın farklılaşmamış insan doğasına yaslanan soyut evrenselciliğinden vazgeçilmesi gerekmektedir. günümüz de artık bireylerin talep ettikleri haklar artık evrenselleştirilebilir haklar olmanın ötesine geçmiştir. bu haklar artık kavranması gereken farklılıkların ifadesidir. radikal demokrasi farklılığı, tikel, çoğul heterojen olanı sonuçta soyut düzeyde insan kavramı tarafından ışlanan her şeyi kabul etmemizi talep eder. fakat bu noktada evrensel olan reddedilmez yalnızca kısmileştirilir. ihtiyaç duyulan şey tikelle everensel arasındaki yeni bir tür eklemlenmedir.
    postmodern siyasette kimlik kavramı da bu doğrultuda gündeme gelmelidir. postmodern siyaset tarzı; yukarıda da belirttiğimiz üzere temel olarak modern siyasetin bütüncüleştirme, rasyonelleştirme ve benzeştirme çabasına karşı bir tavır sergilemektedir. postmodern siyaset çoğulculuğun ve özgürleşmenin önemi üzerinde durmaktadır. postmodern siyaset aynı zaman da çok sesliliğinde arkasında durur. radikal demokrasi, demokrasinin derinleştirilmesi ve genişletilmesi esasına dayanır. demokrasi ise ancak liberal demokrasiden vazgeçilerek değil, bu projenin sosyalist bir perspektiften geçirilerek gelişebilir. demokratik bir toplum ise ancak, toplumsal kimlikler bir üst kimlik altında eritilerek değil farklılıklar ve özgünlüklerin korunduğu bir yaşam alanında gelişir. radikal demokrasi bu anlamda postmodern eleştirileri önemser ve postmodern bir kimlik tanımının tekrardan kuramsallaştırılmasının önemini vurgular.
    #72289 gurcu | 11 yıl önce
     
  2. tümünü gör